SAVRULUŞ
Skip Navigation Links
Skip Navigation Links


Cihangir Akşit Romanları

Sarı Sessizlik

Sarı Sessizlik
Bir kayboluşun romanı




Miralay Reşat Bey ve Vatan Savunmasında 27 yıl

Miralay Reşat Çiğiltepe
ve Vatan Savunmasında
27 yıl




Savruluş

Savruluş







Kısa önsöz:

Uzun yıllara dayanan gözlemlerime göre kişi başına düşen geliri ülkemize kıyasen neredeyse üç katımıza ulaşan (13 bin/ 30 bin $) Güney Koreliler bize, genellikle çok sıcak ve dostça davranır. Bu tutumun, 1950 yılındaki Kore Savaşı'nda Türkiye'nin, saldırı kendi ülkesine yapılmışçasına, apar topar, elde avuçta ne varsa perişan haldeki oraya, fedakârca yardıma koşmasından kaynaklandığı düşünülür. Kısmen doğrudur da ama o dostluk çerçevesinde biraz sorup soruşturursanız, Türkiye'nin bu uğurda gözünü kırpmadan nasıl 721 şehit, 175 akıbeti meçhul kayıp ve 2 147 yaralı verdiğini, harp acılarını yaşamış olan olgun yaşta olanların dışında çoğu Korelinin de iyi bilmediğini görürsünüz.

Yaptığımız fedakârlığın özellikle de genç Koreliler tarafından yeterince bilinmemesine daima hem şaşırmış hem de üzülmüşümdür. Aslında bırakın Korelileri, kendi insanımızın bile bir iki yüzeysel bilgi dışında Kore Savaşı'nı ne kadar bildiği tartışmalıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Cumhuriyet tarihinde ilk kez can ve kan pahasına Misak-ı Milli'nin dışına çıktığı Kore Savaşı, resmi dokümanların, anıların ve yazılan dokümanter kitapların yeterliğine rağmen edebi anlamda insanımıza tam olarak anlatılamamıştır.

Tuhaf bir şekilde zihnimi meşgul eden bu konuyla askeri okula başladığım 1968'den beri ilgileniyordum. Aile dostlarımızdan oraya giden büyüklerimizle daha çok gençken tanışıp kısa sohbetler etmiş, zaman zaman onları dinleyerek büyümüştüm. Askeri okullarımızda da, derslerimize giren Kore gazisi subaylarımız, öğretmenlerimiz, komutanlarımız vardı ve genellikle öne çıkmazlardı.

O zamanlar toplumda daha ziyade, İstiklal Harbi ve Çanakkale gibi Birinci Dünya Harbi gazileri "gerçek gazi" muamelesi görürdü. Nedense zamanın akışı içinde unutmaya terk edilen bu savaş gibi, Kore gazileri de, belki de kıyasen daha genç olduklarından, biraz unutulmuş gibiydi. Duyduklarım ve okuduklarım sayesinde fikir sahibi olsam da, önceleri biraz toyluğum, biraz da ayrıntılar konusundaki eksiklerim ve özellikle de bu konuda basında sıkça yer alan, tartışmaları bugün de devam eden çeşitli siyasi bakışların etkisiyle, çoğu kişi gibi ben de onları "İkincil rolde gaziler" olarak gördüm.

Doğal olarak onlara, onların gözüyle bakamadım.

Fakat her karşılaşmamızda onlar da sanki "o uzak diyara boşuna gitmiş, hem pek çatışmaya da girmemiş ve nedense suçluymuş" gibi, diğer gazilere oranla daha farklı ve hatta çekingen denebilecek bir havada olurdu. Bu davranışlarının tevazudan mı yoksa sahipsizlikten mi kaynaklandığını anlayamaz, anlamlandıramazdım. Ta ki, 1982 yılına kadar...

O tarihlerde bir kurmay adayı olarak harp tarihi derslerinde "Kore Harbi" konusunu incelemeye başladığımızda, durumun hiç de dışardan göründüğü gibi olmadığını fark etmem uzun sürmedi. Konuyla ilgili ders ve anı kitaplarını bir bir devirdikçe, orada çetin çatışmaların yaşandığını öğrendim. Analizler, takdimler yapıp, Akademi koridorlarında arkadaşlarla birlikte panolar hazırladıkça Kore'de yaşananları da daha iyi anlamaya başladım. Bu arada örneğin Kore esirlerimizin o zor koşullarda, aralarındaki disiplin ve dayanışma başarısını ilk kez, hem de hiç beklemediğim uluslararası bir ortam ve anda, 27 şubat 1987'de NATO Savunma Koleji'nin açılış törenine, açılış konuşmacısı olarak katılan Prens Philip'in ağzından, "Kore'deki Türk harp esirlerinin aralarındaki büyük dostluk ve dayanışmanın inancın etkisiyle beyin yıkamanın Türk esirlere hiç etki yapamadığını, ancak birbirleri arasında sadakat ve motivasyonu olmayan Amerikalı esirlereyse önemli ölçüde etki yaptı" sözleriyle öğrendim.

Kore Savaşı konusunda okullarımızda okutulan kitaplarda yazılanların azlığı da öteden beri dikkatimi çeker ve oturduğum yerde boş boş üzülmeyi bırakıp öğrendiklerimi memleketimizin güzel insanlarına nasıl aktarabileceğim üzerine kafa yorup dururdum.

Sorun sadece teknik anlamda savaşın kendisi olsa, var olan mesleki -teknik kitaplara bir yenisini eklemek kolaydı. Oysa savaşların, insanların inşa ettiklerindeki onarılabilir yıkıcı etkisinden daha önemli sonucu, evrensel insani değerler üzerindeki tahribatıdır ki bu, harp tarihi uzmanlığının dışında kalır. Öyleyse en iyisi, sahibi olduğumuz edebiyat adlı büyülü evrene sığınmaktı. Öykü, yerli yabancı kaynak araştırması ve yöntem üzerine uzunca bir zamana yayılı çabalamam da bir güzel rastlantı sonucu çözüldü.

Yıllar önce izinli olduğum bir gün, Beşiktaş Vapur İskelesi'nde tanıştığım bir Kore gazisi, Kore Savaşı hakkında o güne kadar öğrendiğim ve kafamı meşgul eden her şeyin canlığı örneği gibiydi. Yetmiş beş, seksen yaşlarındaki, kırışık ama güzel yüzlü, hafif beyaz sakallı, madalyası ve çeşitli Kore rozetlerini taşıyan eprimiş ceketiyle takım elbiseli, o bir deri bir kemik kalmış derecede zayıf, ince uzun boylu ve her şeye rağmen dimdik bir ihtiyardı.

Üstelik Kore'de savaşa en hazırlıksız yakalanan, Kunuri'yi gören o meşhur "ilk kafilede" yer almış, beklenmedik şekilde karşılaşılan ilk şiddetli çatışmaları ve acıları yaşamış biriydi.

Onunla sağdan soldan, hatta günümüzden de konuştuk. Ama bir süre sonra sohbet giderek derinleşti ve söz, doğal olarak döndü dolaştı ve geldi "1950'lerde Kore'de gerçekten neler yaşandı?" sorusuna dayandı...

Başlangıçta, ne yalan söyleyeyim, konuşmaya pek istekli değildi o yaşlı gazi, ama benden kurtulamayacağını da anlamıştı. Herhalde üzerinde bir güven de kurmuş olmalıyım ki, şöyle derinden bir iç çekip ağır ağır konuşmaya başladı. "Savrulduk oralara" dedi. Soruma verdiği bu iki kelimelik cevap bile, romanıma arayıp durduğum ad olabilecek derinlikteydi. Bu konuda yazmak istediğimi söyleyince, belli ki bana biraz ayrıcalık tanımıştı. Çünkü anlattıkça anlattı ve biz o gün, Üsküdar'a geçecek olmamıza rağmen, o iskelede bile isteye çok vapur kaçırdık!

Sohbetimizin bir yerinde Korelilerin bir süre önce Türkiye'ye gelip kendisine törenle taktığı madalyasını gösterdi. Hatta Kore hükümetince kendilerine hediye olarak verilen ciltli İngilizce kitabı bana verebileceğinden bile bahsetti. Ayrıca o tarihlerde Kore'de kendisine verilen kimlik kartını ve orada çekilmiş bazı hatıra fotoğraflarını cüzdanından çıkartıp bakmamı istedi. Onları, o dönemde yaşadıklarının kanıtı olarak belli ki gözü gibi yanında saklıyordu.

Sonunda, her güzel zaman gibi, nasıl olduğunu anlayamadan saatler çabucak geçti. Hava kararmak üzereyken onunla el sıkışıp vedalaştık. Ayrılırken, işaret parmağıyla elimdeki not tuttuğum defteri gösterdi ve anlamlı bir şekilde hafifçe gülüp "Yaz ama bunları" diye başını sallayarak, belli belirsiz söylendi. Kırk yıllık ahbap gibi kucaklaşıp ayrıldık onunla.

İşte o günden itibaren, o yaşlı gazinin tabiriyle tarihimizdeki bu "savruluşu" yazmak, içime adeta bir ateş gibi düştü. Araştırmalarımı daha da yoğunlaştırdım...

Siyasi ve tarihi yönüyle ilk gününden beri tartışılan bir konu olan Kore Savaşı'nı romanlaştırırken, çeşitli soruların ışığında, çok sayıda Kore gazisiyle de muhtelif tarihlerde görüşme fırsatlarım oldu. Zaten daha önce yurt sathındaki görevlerim sırasında Kore'de savaşanlarla ilgili derneklerle de hep iletişim halinde oldum ve onların anlattıklarını ve dertlerini görevlerim icabı zaman zaman dinlemiştim...Sonunda "memleketine hizmetten başka bir şey düşünmeden" oralara giden, ama biraz unutulan ve gerçekten acı çeken bu güzel ve onurlu insanların dramlarını kâğıda aktararak memleketim insanına tekrar hatırlatmaya karar verdim. Bundan da çok mutluyum. Umarım birazcık da olsun onların sesi olmuşumdur.Gerçi bu romanın kahramanı Cemil Şadi Çavuş yaşadı mı gerçekten diye soruyor olabilirsiniz. Cevabım açık; Bence yaşadı hemde binlerce Cemil Şadi yaşadı. Aslında Cemil Şadi çilekeş Anadolu'nun ta kendisi...

Elinizde tuttuğunuz kitap elbette bir roman, ama isimler dışında, anlatılanların çoğunluğunun öyle ya da böyle bir şekilde yaşanmış olabileceğini hatırlatmama bilmem gerek var mı?